SİTE İÇİ ARAMA

 

     
   
   
     

Gen teknolojisi, artık bilim-kurgu filmlerinin konusu olmaktan çıktı, günlük yaşantımızın bir parçası haline geldi. Günlük besin
zincirimize dahil olan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), pek çok bilinmezi de her öğünde bünyemize taşıyor. Mars Logistics’in sponsorluğunda düzenlenen toplantıda konunun uzmanları bir araya geldi.

İstanbul Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Atilla Atalık, Onkolog Şiirsel Dizdar ve Avukat Zeynep Forsman’la GDO’nun insan ve çevre sağlığı üzerine etkilerini, risklerini ve genetik konusunda dünyada yaşanan gelişmeleri konuştuk. Aynı zamanda GDO Karşıtı Platform Üyesi olan konuklarımız İstanbul Divan Oteli’nde düzenlenen toplantıda birbirinden ilginç bilgiler verdi.

GDO nedir?
Atalık: Doğal yolla gerçekleşmeyen, ancak genetik mühendislik yoluyla bir organizmaya başka bir organizmanın gen ya da gen grubunun aktarılmasıyla elde edilen yeni organizmaya GDO deniyor. Bu yöntem modern biyoteknoloji ya da DNA teknolojisi diye de adlandırılıyor.

GDO’lar bizim besin zincirimize ne ölçüde dahil olmuş durumda?
Dizdar: GDO, başlangıçta özellikle soya, mısır ve patatesle gündeme geldi. Ama bunları doğrudan tüketmemek de bir çözüm değil, çünkü mamul ürünlerin içinde bunların türevleri, yan ürünleri bulunuyor ve ister istemez mamul ürünlerin içinde GDO kavramıyla karşılaşıyorsunuz. Bu yüzden tükettiğimiz ürünlerin yüzde şu kadarı demek mümkün değil. Bisküviler, gofretler, pudingler, hazır çorbalar... Herhangi bir şeyi elemeniz pek mümkün görünmüyor. Hazır olarak aldığınız ürünlerin büyük kısmında soya resitini var.

Forsman: Etiketleme olmadığı için, her yerde GDO olabilir. Çocuk büyüme sütlerinin içinde dahi var. Ayrıca, kaçak ekim yapıldığı endişesi de taşıyoruz. Çevre Bakanlığı’nın yayınladığı bir genelgede de bu olasılığı görüyoruz. Valilikler, bu konuda uyarılarda bulundu.


ŞİİRSEL DİZDAR:
“Markete gidip soya satın almak istediğinizde, soya paketlerinde ‘GDO içermemektedir’ ibaresini görüyorsunuz. Ama bu herhangi bir sertifikalandırma  sisteminden geçmiş bir ibare değil. Sorgulamak çok önemli.”


Atalık: Dünyada GDO’nun yaygın ticaretine maruz kalan ürünler soya, mısır, pamuk ve kanola. Soyanın 900, mısırın ise 700 gıda maddesi içinde katkı maddesi olarak kullanıldığını düşünürseniz, GDO’nun ne ölçüde yayıldığını görürsünüz. En çok GDO yetiştiren ülkeler ABD ve Arjantin. Türkiye’nin 2003 yılındaki soya ithalatına baktığımızda, 800 bin ton soya almışız, bunun yüzde 90’ı ABD ve Arjantin’den. 1,8 milyon ton mısır almışız bunun da yüzde 80’i ABD ve Arjantin’den. Bu ülkelerden ithal ettiğimiz soya ve mısırın GDO’lu olmama şansı yok denecek kadar az. Bugün tükettiğimiz birçok maddenin de artık dünya ölçeğinde genleriyle oynanarak üretildiğini biliyoruz: patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yerfıstığı, bazı balık türleri ve kasava... Ancak bunlar henüz ticareti yapılmayacak miktarlarda. Muz, ahududu, biber, çilek, kiraz, kavun, ananas ve karpuz üzerinde de çalışmalar devam ediyor.

GDO’ların kanıtlanmış zararları var mı?
Dizdar: 1991 yılında İngiliz Tıp Birliği’nin bu konuda bir açıklaması vardı. 3 ana grup tehlike üzerinde durdular.
1- Alerjik reaksiyon riski: Buna dair birçok yaşanmış örnek var. Mesela Brezilya fındığına ait bir genin sayaya aktarılması ile transgenik bir ürün elde edilmişti. Fındığa karşı alerjisi olan kişilerin, bu ürünü tükettiklerinde soyaya karşı da reaksiyon gösterdikleri görüldü. Alerjik reaksiyonlar çok hafif seyredebildikleri gibi çok ölümcül tablolara da sebep olabilirler.
2- Toksik etki: GDO içeren canlının metabolizmasındaki değişiklikler nedeniyle sizin daha önceden tespit edemeyeceğiniz maddelerin üretilmesi ve bunların insan sağlığı üzerindeki etkileri.
3- Antibiyotik direnci: Bu çok bilinmeyen ama belki de en korkutucu yönlerinden biri. İlk ikisi bireyleri tek tek etkiliyor. Ama antibiyotik direnci tüm toplumu etkileyen bir halk sağlığı sorunu. Antibiyotik direnci daha uzun vadede ortaya çıkabilecek bir sorun. İşin belki de en trajik tarafı, antibiyotik direnç genleri GDO’ların yapısında teknik bir problem nedeniyle bulunuyor. Aslında ürüne besin takviyesi anlamında hiçbir şey katmıyorlar. GDO’nun yapısına antibiyotik direnci aktardığınızda onu ekosistemin içine sokmuş oluyorsunuz. Bu aslında GDO’larla sınırlı olmayan, zaten başımızda olan bir sorun. Ama GDO’ların bunu körüklemesi gibi olasılık söz konusu.
Eskiden sindirim yoluyla aldığımız DNA’nın proteininin sindirilebildiğine inanıyorduk. Ama bugün artık bunun böyle olmayabileceğini düşünüyoruz. Söz konusu DNA moleküllerinin sindirim sisteminden geçmeleri halinde bağırsaklarımızda yaşayan bakterilerin yapısına katılmaları işten bile olmayabilir. O bakterilerle ekosisteme girmeleri de kullandığımız antibiyotiklere karşı direncimizi indirebileceği ve enfeksiyon hastalıklarında silahımız olan antibiyotiklerimizin geçersiz kalabileceği anlamına geliyor.


ATİLLA ATALIK:
“Bazı bilim adamları ‘GDO’lar bilimle üretilmiş bir bilim ürünü. Siz bilime mi
karşısınız?’ diyor. Çevresel açıdan yıkım yaratan, insan sağlığı açısından büyük riskler taşıyan bir şeye karşı olmak bilime karşı olmak anlamına gelmez.”

Atalık: Tarım ürünlerine haşerelere karşı zehir salgılaması ve yabancı etkili olması için bir toprak bakterisinin geni aktarılıyor. Zirai mücadele ilaçlardan kanser yapıcı etkilerden dolayı korkuluyor.
Ancak o zehirlerin parçalanma süreleri vardır. Genetik müdahaleyle ise zehir salgılayan bir mekanizma yaratmış oluyorsunuz. Salgılanan bu zehirler insanın yağ dokusunda birikiyor. Bu durumun doğuracağı sonuçlar ve sonraki nesillerin sağlığına nasıl bir etki edeceği araştırılmadı.

Dünyamızın GDO’lara ihtiyacı
var mı?

Forsman: GDO’ları meşru göstermek için ileri sürülen savlardan en önemlisi açlığı sona erdirmek. Bu savı çürütecek en önemli gerçek şu: Birleşmiş Milletler verilerinde de belirtildiği gibi dünya üzerindeki açlık, üretim yetersizliğinden değil, bölüşüm adaletsizliğinden kaynaklanıyor. Aslında, beslenme yetersizliği çekilen birçok ülkede ürün fazlası var.
GDO üretimi yapan şirketler, açlık çeken ülkelerin ihtiyaçlarına yönelik ürünler üzerinde çalışmıyorlar. Aksine, bugüne kadar sadece 3. dünya ülkelerinde üretilen ve kısmen onları dünya ticaretinde var eden ürünler de artık başka ülkelerde de üretiliyor. Bu da onları daha güçsüz kılıyor.
Gelişmiş ülkelerde GDO
konusunda uygulanan
kriterler nelerdir?

Forsman: ABD ve AB’nin duruş olarak büyük farklılıkları var. Avrupa Birliği, bu konudaki düzenlemelerde “ittihatlılık prensibi” adı verilen bir prensibi kabul ediyor. Başka alanlarda da kullanılan bir prensip bu. Büyüklüğü ölçülemeyen ancak geri dönülemez sonuçlar doğuracağından endişe edilen alanlarda kullanılıyor. Öncelikli risk değerlendirmesi yapılmasını şart koşuyor. Her ürün için tek tek piyasaya sürümden önce risk değerlendirmesi yapılması ve adım adım yaygınlaşma öngörüyor. Çevreye salımdan sonra da izleme devam ediyor. İzinler on yıl süreyle veriliyor ve her yeni bilgi ile izin yeniden değerlendirilebiliyor. Kullanıcının elde ettiği bilgileri geri bildirme görevi var. Halkın fayda ve riskleri algılayıp karar vermesi çok önemli. Veri tabanlarına halk erişebiliyor. Tüketicinin belirli bir eşik üzerinde GDO içeren ürünler hakkında etiketlere bakarak seçim yapması isteniyor. Türkiye’nin tarım ürünlerinin büyük bölümünü Avrupa’ya satmasından dolayı bu uygulamaların bize de yansıyabileceğini düşünüyorum.
 


ZEYNEP FORSMAN:
“Etiketlendirme sadece sizin zevkiniz, damak tadınız, tercihleriniz ile ilgili bilgileri taşıyacak bir uygulama. Etiket, ancak çok ciddi bir denetimden sonra piyasaya sürülen ürünün üzerinde olabilir. Sağlığa zararlı bir ürünün zaten piyasaya hiç sürülmemiş olmaması gerekir.”


GDO’nun çevresel zararları
nelerdir?

Atalık: Öncelikle, GDO’lu bir tarım ürünü, GDO’lu olmayan ürünleri de etkileyebiliyor. Ayrıca, haşereler üzerine zehir salgılayan genler ekleniyor ve onlarla beraber hedeflemediğiniz böcek türlerini de ortadan kaldırıyorsunuz. Kral kelebekleri Kanada’da tükenme noktasına gelmiştir. Arılar da çok büyük zarar görmekte. Bu böcekleri yiyen kuşların da derilerinin inceldiği tespit edildi.

Öte yandan haşereler zirai mücadele ilaçlarına karşı olduğu gibi, toprak bakterilerinin geninin sağladığı zehre karşı da direnç geliştireceklerdir. Direnç kazanan haşereler, başka bir tarlada başka bir GDO’ya karşı direnç kazanan bir haşere ile birleştiklerinde süper haşerelerin ortaya çıkmasından korkuluyor. Bu da daha çok ve güçlü haşere ilaçlarının kullanılmasını beraberinde getiriyor. Haşere ilaçlarının kullanımın artması ise toprak ve su kirliliğini artırıyor. GDO’lu tarım yapılan tarlararın etrafında boşluklar bırakılması da bundan kaynaklanıyor. Tıpkı toprak üstündeki canlılar gibi, GDO’ların toprağın altındaki mikroorganizmalar üzerinde de olumsuz etkilere sahip oldukları biliniyor.

GDO’lu besinlerle birlikte
gelebilecek risklerden nasıl
korunabiliriz?

Atalık: Bireysel olarak yediklerinizin analizinin yaptırılması mümkün olmadığından şüphelendiğiniz besinleri yememek daha karlı. Ama neden şüpheleneceğinizi nasıl bileceksiniz? Böyle sıkıntılar yüzünden 2004 yılı başında Türkiye’de “GDO’ya Hayır Platformu” kuruldu. Bu platform, konferanslar, paneller, basın açıklamaları yaptı. Broşür basarak dağıttı. Bir gazete hazırlayıp dağıttı. İmza kampanyası yaptı, 100 binin üzerinde imza topladı. Bu platform kişilerden, meslek odalarından, derneklerden 100’ü aşkın STK’dan oluşuyor. İmzaları 15 Şubat 2005’te meclise sundu. Bu platformun kampanyasında imza atmış bir kişi, diğer insanlara göre çok fazla şey yapmıştır.
 


RAKAMLARLA
GDO’lu tohum pazarı 30 milyar dolar dolayında seyrediyor.
2003 yılında GDO’lu tohum pazarı 4.7 milyar dolar civarında gerçekleşti.
1996’dan 2004 yılına kadar toplamda 24 milyarı buldu.
2004’te 5 milyar dolar civarında bir pazardı. Giderek büyüyen bir pazar.
GDO’lu dört temel tarım ürünün ekim alanı 81 milyon hektarı buldu. Türkiye’nin yüzölçümü 78 milyon hektar.
Dünyada soya ekim alanlarının yüzde 56’sı, mısır ekilen alanların yüzde 14’ü GDO’lu.

 

 

ALTIN ÇELTİK


Atalık: GDO’yu savunan bilim adamları tarafından anlatılan bir altın çeltik olayı var. Anlattıkları doğru fakat eksik. O eksik kısmı da dahil ederek anlatalım. 1999 yılında İsviçreli ve Alman bilim adamları nergis çiçeğinden bir gen aldılar, çeltiğin içine aktardılar. “Bu gen, beta karatin salgılıyor. Açlık çeken 3. dünya ülkelerinde beslenme daha çok çeltik tüketimine dayanıyor ve A vitamini noksanlığı körlüğe neden oluyor. Bunu aşabilmek için A vitaminli çeltik yarattık, 3. dünyanın problemini bitiriyoruz” diye lanse ettiler.
Öncelikle bu ürün A vitamini üretmiyor. Beta karotin üretiyor. Beta karotinli çeltiği tükettiğinizde, vücudunuzda A vitaminine dönüşüyor. Ama bunun gerçekleşebilmesi için vücudunuzda yeterli yağ, protein ve çinko olacak. Bunlar iyi kötü beslenebilen insanlarda olur. Tektip beslenmeye maruz kalmış insanlarda bunların hiçbiri yeteri kadar yok. Günlük A vitaminini karşılayabilmesi için bir kadının 5.5 kg, çocuğun ise 7.5 kg pilav yemesi gerekiyor. Bunun yerine iki kaşık patates ya da yarım tabak sebze yemeği yediğinizde A vitamini ihtiyacınızı karşılarsınız.


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR